30 Ekim 2013 Çarşamba

9 Fatih Murat Arsal - Sizin Sorularınız ve Yanıtları

Aşağıda gördüğünüz birbirinden güzel romanların yazarı, sevgili Fatih Murat Arsal ile gerçekleştirdiğimiz söyleşiden zaten haberiniz vardı ki soruları zaten sizlerden almıştık. Kendisi de tüm samimiyeti ile sorularımıza yanıt verdi. Buradan samimiyeti ve ilgisi için yazarımıza bir kez daha teşekkür ediyoruz. Fotoğrafta gördüğünüz tüm romanların yorumlarını blogumuzda bulabileceğinizi ve yarın (31.10.13) 12.00'da başlayacak olan çekilişimiz ile kendisinden imzalı olarak, 4 romanından istediğinizi kazanabileceğinizi hatırlatarak sizi bu keyifli söyleşi ile başbaşa bırakıyoruz :)


Hayat Tetik: Son zamanlarda çok yaygın bir durum var ki artık dizi ve filmler daha çok uyarlama oluyor. Size de kitaplarınızın uyarlanması adına yapılmış teklifler var mı? Bu konuya sıcak bakar mısınız? Ben kendi şahsıma sizi bu kulvarda da görmek isterim. 

Fatih Murat Arsal: Böyle bir teklif yok. Sadece bazı okurlarım bunun olmasını çok arzuluyor. Dizi ve filmlerdeki sorun ise, dizide oynayacak kişilerin kitaplarımdaki kahramanlara ne kadar benzeyip benzemeyeceği... Tek bir kitap kapağı için üç dört hafta uğraşıyoruz. Bana gönüllü asistanlık yapan kişilerle günlerce uygun kapak resmi arıyoruz. En uygununu bulmaya çalışıyoruz. Buna rağmen bulduğumuz resmi beğenmeyenler de oluyor. Çünkü herkesin hayalindeki kahramanlar çok farklı görünüm tipine sahip oluyor. O yüzden dizi olsa bile, belki de çok tutmaz. ;)

Gülşen Atik: Kitaptaki karakterleriniz için yapılan yorumlar sizi ne kadar etkiliyor? Buna göre düzenleme yaptığınız ya da diğer karakterlerinizi değiştirdiği oluyor mu?

F.M.A.: Hayır olmadı... Hiçbir karakterimi değiştirmedim. Ben öncelikle kendim için yazıyorum. Mesela Gülay’ı – Şahane Gelin’i çıkarıyoruz yakında. Onu pasif bulanlar olmuştu. Ama ben onun pasif olmadığını, sadece kocasına karşı bazen uysal olduğunu, hatta kitabın ortasından itibaren oldukça mücadeleci ve inatçı olduğunu düşünüyorum. Düzenleme yaparken hiç değiştirmedim bu özelliğini. Zoraki Koca3’te de Ateş’i sevmeyenler olmuştu. Döne döne kötü ve zorba bir karakter yazacağımızı söylemiştik hâlbuki grupta... Ancak sayfaya arada sırada girenler, ilk kez girenler veya girip de yorumları okumayan bazı keskin çizgili arkadaşlar onu eleştirdi. Güzeldi bence. :) Bir kahramanın yaşıyormuş gibi tepki görmesi bir yazar için gurur vericidir. Yani karakterleri değiştirmiyorum ama yorumlar iyi veya kötü beni etkiliyor tabii. Ruh sağlığımı... :)

Gülay Takaz: Bildiğimiz gibi aşkın gözü kördür derler. Sizce aşk her şeyi affeder mi ve siz affeder misiniz?

F.M.A.:  Kesinlikle... Aşk her şeyi affeder diye düşünüyorum... En azından çoğunu :) Bununla ilgili sayısız örnekler gördüm. Aşktan vazgeçmek, yemekten içmekten vazgeçmek gibi bir şey... En kötü olaylarda bile âşık bir insan sevdiği için bahaneler arar. Kadınlar genellikle erkeklerden daha uç noktalarda gezinir. Aniden tepki verir ve aklına geleni hemen söyler. Yüreğinde tutamaz. İlişki varsa ortada, onu bitirmeye kalkar. Ama mantıklı düşünme evresine girdiği anda da, sevdiği için masum bahaneler, mantıklı açıklamalar düşünmeye başlar. Karşısındaki erkekten buna yönelik bir tavır, çaba beklerler. Erkekler biraz daha geç aşkından vazgeçer. Aşk aslında her şeyi affeder ama gurur ve mantık affetmediği için, sonu kötü olabilir. Uzman değilim bu konuda. Bence diyerek tamamlayayım. Zaten benim kitaplarım da bu zorlu aşkları işlemiyor mu? :)


Merve Akyüz: Karakterleriniz hem nasıl bu kadar hayatın içinden biri gibi hem de nasıl bu kadar ulaşılmaz? Mesela Doğan... Bizim oturma odasından fırlayıp her an bana gülümseyip espri yapacak kadar doğal aynı zamanda tehlikeli ve pervasız. :) Gerçek hayatta onun yaptığını başka bir erkek yapsa el birliğiyle toplayıp adamı parçalamaya kalkarız ama Doğan'a neden kızamadık biz?

F.M.A.: Tam bilemiyorum... Benim de anlamadığım bir şey bu. :) Ateş en kötü karakter olmasına rağmen, onda bile şeytan tüyü vardı. Benim tahminim şu... Ben genelde kadın kahramanın gözüyle yazıyorum. Sebebi belli... Erkeği biraz daha gizemli, merak edilir kılmak. Neticede okurlar kadın. :) Bazı arkadaşlar “ben” diliyle yazıyorlar. Bu durumda sadece kahramanın düşüncelerini okuyoruz. “Ben döndüğümde, onun yüzünün asıldığını gördüm!” gibi... Ama bu tarzın devamında, yüzünü gördüğü kahramanın ne düşündüğünü yazmak zor... “Ben onun da pişman olduğunu anladım” diyebilir çok çok. Ama ya pişman olmamışsa? Ya yüzü ifadesini belli edemiyorsa? Ben işte burada farklı bir dille yazmış oluyorum. Mesela Osman, Gülay’ı kırdığı anda, ben hemen onun düşüncelerine girip, kâğıda döküyorum. Üzüldüğünü belli ediyorum. Pişmanlığını, aklından geçirdiklerini Gülay bilmese de, sizler okuyabiliyorsunuz. O yüzden Osman’a yeterince kızmak zor oluyor. Bu tarz, çok az romanda vardır. Kitap boyunca her karakterin düşüncesini belli etmeden kâğıda döküyorum. Annenin, babanın, sokaktaki adamın, garsonun bile... Dolayısıyla birisi yanlış bir şey yapsa bile arka plandaki düşüncelerini öğreniyoruz. Doğan, Pınar’ı kaçırdığında, onun düşünce balonlarının bize çok faydası olmuştu. :) O Pınar’ı kaçırırken asıl amacı başkaydı. Pınar bilmiyordu ama biz biliyorduk.

Hayatın içinden olan insanlar olması ise başka bir mevzu. Öyle mi buna siz karar veriyorsunuz. Benim adamlarım zengin, yakışıklıdır ama bir blogdaki incelemede de yazıldığı gibi, hayatın içinden kişiler. Onları havyar veya suşi yerken değil de, tost yerken, bira içerken, mısır ısırırken görebilirsiniz. Sokakta halkın içinde yürürken görebilirsiniz. Onlar hep halktan olmuşlardır. Hatta halkın içine karışmak için can atan, fırsat arayan, iş yükü yüzünden bunalan insanlar. Onları o kadar iyi anlıyorum ki ben. Çünkü sokağa çıkmayı çok istediğim halde çıkamadan çalıştığım yıllarım geçti. :) Hayat zor. Neyse ki benim kahramanlarım sizler sayesinde okunup bulundukları ortamdan çıkıp mutlu oluyorlar.

Büşra Nur Topal: Kitaplarınız çok özel ve çok etkileyici ve böyle kitaplar çok yok. Okuyucu etkilemenin sırrı ne ? Bir de kitaplarınızda belli kriterleriniz var. Mesela yaş farkı kitapların çoğunda var. Bu benim hoşuma gidiyor ama yine de merak ediyorum neden çiftlerin arasında ki yaş farkı fazla?

F.M.A.: Bu yaş farkını defalarca belirttim aslında. Niye sordun manasında demiyorum... Beni yeni tanıyanların sorması normal. Birkaç röportajda ve sayfamda bir konu başlığı halinde konuşmuştuk arkadaşlarla. Onlar da okunabilir.

Kısaca durum şu... Erkekler geç olgunlaşır. Hatta çok duymuşsunuzdur “Bu adam hâlâ çocuk!” diye. Ben üniversite okuyan, sonrasında askere giden, dönüşte iş bulan, işinde kariyer sahibi olan, bir iki gönül işi yüzünden iyi veya kötü bir kadın tecrübesi olan, onlara nasıl davranacağını ve konuşacağını bilen, sorumluluk sahibi, baba olmaya hazır, karısını gençlik heyecanı içinde dövmeye hevesli olmayan, alkol ve kumarın ve hatta sigaranın zararlarının artık bilincinde olan adam tipleri oluşturmaya çalışıyorum. Bunları arka arkaya toplarsanız, ortalama yirmi sekiz otuz yaş eder. Eğer yirmibir yaşında zengin, kadınları tanıyan, kariyer sahibi bir erkek görmüşseniz hiç, bilemem tabii.

Peki kızlar niye genç? Bu yaşta kızların evlenmemeleri gerektiğini söyleyenler var. Evlenmesinler tabii. Önce kariyer diye her zaman söylüyorum. Ama genç olup da evlenen yok mu bu dünyada? Onsekiz yaşında evli çok kadın gördüm. Onyedi sene kadınlara ders anlattım. Ben yirmi yaşındaki bir kızın, hele ki zorluklar görmüşse genç hayatında, yeterince olgun, hayat görüşünün ortaya çıkmış, amacını belirlemiş olduğunu düşünüyorum. Kızlar çok hızla olgunlaşıyorlar. Evlenecekleri erkek tipine ve evlenme zamanına bile karar verebiliyorlar. Kaldı ki benim bütün kızlar bu yaşta değil.
1. Kitap, Zoraki, Koca Şahane Gelin : Gülay 19, Osman 33,
2. Kitap, Kusursuz Plan : Ebru 25, Selim 30,
3. Kitap, Ismarlama Bebek : Vildan 21, Turgut 32
4. Kitap, Zoraki Koca, Anlaşma : Merve 20, Yavuz 31
5. Kitap, Çığlık : Belen 19, Boran 29
6. Kitap, Nefretten Sonra : Natalia 18, Tamer 30
7. Kitap, Seni Sevmek İstemedim : Pınar 21, Doğan 32
8. Kitap, Beni Bırakma : Gamze 27, Akın 29
9. Kitap, Zoraki Koca, Yemin : Tuğçe 23, Kara 32
10. Kitap, Yalnız Gözlerin İçin : Güney 22, Tahir 32
11. Kitap, Zoraki Koca, Zor Kadın : Ecrin 23, Ateş 37
12. Kitap, İki Renk Aşk : Aysun 24, Vural 34
Görüldüğü gibi hepsi onsekiz değil. Ayrıca kızların bazı şeyleri ilk olarak ilk erkeklerinden öğrenmeleri taraftarıyım. Bunların da benim kahramanlarım olmasını tercih ediyorum. Sadece seks değil. Gezme, tozma, değişik yerler görme, kişiliği oturmuş bir erkekle ilk kez karşılaşma, korunma, kollanma, değer verilme, peşinden koşulma vs. :) Dikkat edin, benim de hiçbir erkek kahramanım daha önce âşık olmamıştır. Onlar da ilk aşkı bu genç, hayat dolu kızlarda bulmuştur. Ayrıca benim bu kitaplardaki orta yaşlı kahramanlarım, yani anne babaları bile hâlâ birbirlerine aşıktırlar. Buna dikkat eden oldu mu bilmem? Bu önemli değil mi? :) Aşk her yaşta güzeldir.

Nuray Durmuş: Unutamadığınız ve siz de derin duygular uyandıran birisi var mı?

F.M.A.: Kahraman olarak mı? En çok Gülay’ı severim. Diğerlerinde ayrım yapmak zor. Özellikle erkek kahramanlarımın hepsini severim. Gerçek hayatta ise, unutamadığım bir kadın yok. Unutamadığım bir kadın vardı, o da yanımda zaten. :)

Fatma Acar: Yazmaya nasıl karar verdiniz? Gerçekten bir edebiyatçı olduğunuz için mi yoksa küçüklük hayaliniz gibi bir şey miydi?

F.M.A.: Ha ha. :) Bunu çok soran oluyor. Öncelikle ben Edebiyatçı değilim. Meslek öğretmeniyim. Makine...

Yazmak kimsenin tekelinde değil. Herkesin yazabileceğine inanırım. Ama 600 sayfa bir kitabı baştan sona okutmak herkesin becerisinde midir, bu tartışılabilir. Yazar olacağım diye hiç hayalim olmadığı gibi, iyi bir yazar olacağım diye de çabam yok. Önümün ne kadar açık olduğunu bilmiyorum. Bu konuda daha iki gün önce yakından tanıdığım birisi mesajında “tarzınız var olan okuyucu kitlenizi genişletmenize uygun değil” demişti. Benim için çok önemli değil. Kimseye yalakalık yapmıyorum. Kimseyi kitaplarımı okuması için çağrı yapmıyorum. Öncelikle kendim için yazıyorum. Çok büyük bir hayalim yok. Ne çocukluk ne de şimdiki gibi yetişkinlik hayali. Yazmayı seviyorum ve yazıyorum. Mevcut kitlem okumaya devam ederse ne mutlu bana. Etmese de yazarım. Çok çok yazdıklarımı kitap yapmam. Sayfamda paylaşırım. Benim zaten bir maaşım var. Bu bir iş değil bir eğlence...

Yazmaya ise, bir kadın yazarın romanını okuduğum zaman karar verdim. Aniden... “Ben daha iyisini yazarım be!” demiştim sinirlenerek. Yarıda bırakmıştım. Çoğu kadının yazdığı cıvık, gereksiz espri dozlu, ezilip büzülen erkek tiplerinden hoşlanmıyorum. Onların çoğu istedikleri erkek modelini yazıyorlar. Yok öyle bir model... Bir erkek sevdiğine çiçek verirken bile erkek gibi olmalı... Dik durmalı. Korumacı olmalı. Düşünceli olmalı. Osman hariç benim hiçbir erkek kahramanım kadınlara ağır laf söylememiştir. Söylemektense susmayı tercih etmiştir. Neyse, macera böyle başladı yani. Yıllar sonra kitap okumaya başladım ve okuduğum ikinci kitapta sinir olup yazmaya başladım. :)

Damla Durmuş: Hangi yazarlarla tanışıp sohbet etmek isterdiniz? Hem dünyada hem de Türkiye’de?

F.M.A.: Hiç böyle bir isteğim olmadı. Hayran olduğum bir yazar var mı? Hayır. Hayranlık başka o yazarı sevmek başka. Ben hayran olamayacak kadar yaşlıyım. Ama sevdiğim yazar çok. Hem Türk hem de yabancı... Yazım tarzlarını, bana verdikleri hisleri seviyorum. İsim vermek doğru olmaz. Ama işin sohbet kısmı benim için hiç önemli değil. Mütevazı olan ve benimle FMArsal olarak konuşmaktan mutlu olan her yazarla konuşmak beni mutlu eder. Olmasa da peşinde gezmem. Mesela yazarlarımızdan Tayfun Şahin... Gerçekten okuru ile iyi ilişki kuran, yazar gibi değil de arkadaş gibi davranan birisi... Onunla tanışmaktan keyif almıştım. Rita Hunter, Vefa Enver, Gülşah Elikbank... Kibirli insanlar olsalardı bu kadar sevenleri olmazdı. Fakat okurlarımla olan sohbetlerim çok farklı. Ben birkaç okurumla buluşup sohbet yaptım mesela. Bazılarında yanımda eşim de vardı. Çok eğlendik. Arkadaşça olan her faaliyeti seviyorum. Ben zaten öğretmen kimliğim yüzünden hiç mesafe koyamam...

Tülay Özdemir: Kitaptaki karakterleri siz mi oluşturdunuz yoksa romanınızda ki karakterlere benzer insanlar tanıdınız mı? İlk ne zaman ve kaç yaşında aşık oldunuz? Son olarak ise Başınızdan geçen unutamadığınız bir anınızı bizlerle paylaşabilir misiniz?

F.M.A.: Karakterlerimin hepsi benim... Çalıntı olduğunu söyleyen çıkmadı hiç . Bir romandaki kahramana benzediğini söyleyen oldu. Ben yeni romanları okumadığım için bilemem ne kadar benziyor. Genelde hayal gücümden çıkıyor. Bazen yolda yürüdüğünü gördüğüm bir adamdan, gülüşünü beğendiğim bir kadından da çıkış yapabiliyorum. Tabii ki bu kişilere daha evvelden tanıdığım insanların özelliklerini ekleyebiliyorum. Çok insan tanıdım. Yetişkin eğitiminde onyedi sene çalışmanın avantajı. :) İçlerinde doktorlar, askerler, polisler, savcılar dâhil her meslekten insan vardı.

İlk kez ilk okulda âşık olduğumu sandım. O zamanki aşklar verem ederdi. Haftada iki gün görsem yeterdi. :) Şimdiki gençler el ele gezebiliyor. Daha dün iki genç gördüm. Kesinlikle orta okul yaşından bile küçüktü yaşları ve el ele tutuşmuşlar geziyorlardı. Ama gerçek aşkım üniversitede oldu. Hâlâ da yanımda...

Anı çok, yazmak zor. Kitaplarda çoğunu görüyorsunuz. :) Mesela kavurmalar, arabadan inip kavga etmeler... Ha ha... :) Aklıma geldi. Hadi birisini yazayım.

Bir gün Elazığ’dan Ankara’ya arabamla gidiyordum. Tek başımaydım. Çocuklar Ankara’daydı. Ne kadar güzel, çerezimi, sıcak çikolatamı hazırlamış, keyifli keyifli gidiyordum. Malatya’da iken bir nakliye minibüsü önüme kırdı aniden. Kasasında malzeme taşıyan, sadece ön koltuğu olan modellerden... Kavşaktaydık. Açık camdan bağırdım çağırdım. Korna çaldım. El hareketi bile yapmış olabilirim. :) Sonra yan yana gelince bir baktım ki minibüsün ön koltuğunda kucak kucağa oturmuş, sıkış sıkış beş kişi var ve bana pis pis bakıyorlar. Bir şey demediler. Sadece baktılar. Malatya’yı onlardan önce çıktım gittim. Ama Malatya çıkışında, Ankara ayrımından sonra oldukça uzun bir yokuş vardır. Benim arabam 1.3 motor Hyunda’ydı. Sıfır aldığım bu araba ne yazık ki yokuşta 90 km’yi geçemezdi. Ben Antep fıstığımı yerken bir baktım aynı minibüs tam arkamda. Güçlü motoru ile hızla arkamdan gelip yanıma geçtiler. :) Vallahi ürkmedim desem yalan olur. Arabada adamlara karşı kullanabileceğim tek şey torpido gözündeki kalemdi ve pek de öldürücü sayılmazdı. Başka da bir şey yoktu. Yanımdan geçtiklerinde silah olarak kullanmak için arabanın vitesini sökmeyi bile düşündüm. :) Allah’ın dağında kurt bile gözükmüyordu. İn cin top oynuyordu. Trafik ise bilenler bilir, yok gibidir o dağlarda. O kadar kişiyle baş edecek kadar ne ben, ne de Akın çılgın değilizdir. Ama maalesef kaçacak bir sapak bile olmayınca insan en saçma şeyleri bile düşünüyor.

Adamların durmasını bekledim açıkçası. Belki ben de birkaç hasar verebilirdim. Sıkışınca ısıran kedi gibi tiplerdenim ben. Bagajda bile kullanabileceğim aletim yoktu. Bu olay bana ders olmuştu. Sonra akıllandım. O hafta hemen bir sopa aldım. Balta sapı... Şimdi söylemeye utanıyorum ama arabamda balta sapı taşıyorum. Ha, sonra ne mi oldu? Adamlar bana kötü kötü baktılar. Sonra da yanımdan geçip gittiler. Akıllı adamlardı. Dayak yiyeceklerini anladırlar... (öhöömm) :) . Ama ben ne rahatladım bilemezsiniz. :)


Emel Çırakman: Kitaplarınızdaki kahramanları yazarken kendinizden özellikler katıyor musunuz?

F.M.A.: Kesinlikle... Övünmek için falan demiyorum. Bazen farkında olmadan kendi tepkilerinizi, kendi sözlerinizi kullanıyorsunuz. Bu çok doğal bence. Hep söylüyorum. Bazı kahramanları toplayıp çıkarsanız ortaya bir ben konabilir. Suratsızlık, az gülme ve konuşma, benim eski özelliklerim sayılır. Ama bu ara daha relaksım. :) Okurlarım gülümsetiyor beni. Evde dalga geçiliyorum hatta. Yazarken gülüyorum, hüzünleniyorum vs. Suratım bile asılıyormuş.

Seray Oğuz: Nefretten Sonra kitabının ikinci basımında daha çok Natalia karakterini baskın kılmışsınız, birinci kitapta ise tam tersine baskın karakter Tamer'di. Neden biz ikinci basımda Tamer'i fazla okuyamadık, özel bir sebebi var mı acaba?

F.M.A.: Hiç öyle bir şey düşünmedim. Sadece çok genç olan Natalia’yı daha iyi anlayalım istedim. Onun aşka geçiş hızı ilk kitapta çok çabuk oldu gibi gelmişti. Sebepleri vardı tabii. O dönem kitabımı parayla bastırdığım için sayfa sayısını kısıtlı tutmak zorunda kalmıştım. Kitabın yeni baskısında ise bu sınırlama yoktu. Bence ek bölümlerle Natalia usul usul âşık olmaya başladı. Güzel oldu sanırım. Umarım beğenilmiştir.

Bedriye Palancı: Kitaplarınızdaki karakterlerin çocuklarıyla ilgili roman yazmayı düşünüyor musunuz? Kitap olarak ya da e-kitap olarak?

F.M.A.: Hayır, pek değil. O çocuklar büyüyünce, benim esas kahramanlarım yaşlanmış olacaklar. Eminim kimse Doğan’ı kır saçlı, kalp sorunları olan, tuvalete gitmekte zorlanan bir erkek olarak düşünmek istemez. :) Öldürmek çözüm... Ama ağlayabiliriz bu durumda.

Gülçin Akkaya: Yeni kitabınız ne zaman basılacak ve bu kitabı da Nefretten sonra veya Şahane Gelin serisi gibi mi tasarlıyorsunuz? Bir de yeni kitabınızdan arada alıntılar paylaşarak kitap çıkana kadar meraktan çatlamamıza engel olabilir misiniz? :)

F.M. A.: Yeni kitabı Ocak ayında diye düşünüyorum ama bu işler gerçekten zor. Kapak için harcanan zamanı ve uğraşan ekibi düşünmek bile istemezsiniz. Hayırlısı demek lazım. İki Renk Aşk ile ilgili çoook uzun birinci bölüm çok yakında gelebilir. Kızın tipine tam karar veremediğim için sallanıyorum biraz. Sanırım kırklı yaşlarda, 1.60 boyunda, tombul, ikinci evliliğini sonlandırmış, kısa ve boyalı saçlı birisi olacak. :) Böyle bir kahramanı çok istiyorlar da... :) Erkek kahraman Vural da şok edecek bizleri... Bence tabii. :)

Defne Tokyay: Bu kadar duygulu gerçekçi yazmanızın ardındaki sır nedir? Bunu nasıl başarıyorsunuz?

F.M.A.: Sadece yazıyorum. İnanmazsınız, bazen benim de gözüm yaşarıyor. :) Eşim herkese “ağlıyor” diyor. :) Ağlama yok. Yıllardır hüngür hüngür ağladığımı hatırlamam. :( İşte o ağlayamayan, duygularını belli edemeyen, geri adım atmayı tercih eden adamlardanım ben. Ama yazarken bazen gülüyorum bazen hüzünleniyorum. Hem de televizyon açıkken, ortada bariz bir gürültü varken, muhabbet kuşlarım omuzlarımda kulağımı ısırırken... :) Çalışma ortamım böyle karışık. Benim bir özelliğim vardır. Dikkatimi verirsem o ortama girerim. Dünyadan kopabilirim. Yani yazarken kendimi her ortamda işime verebiliyorum. Zaten yazmadığım her boş ortamda kurgu aklımda gezinip duruyor. Araba sürerken, ders anlatırken bile... Neredeyse yazacağım her kelime aklımda geziniyor. Sonra da sadece yazıyorum. Gerçekçi mi bilemem. Ama konuşmaları bile bazen deli gibi tekrar ettiğim, sürekli değiştirdiğim olmuştur. Ayakta yürürken, araba sürerken vs pratik yaparım. Bana garip garip bakanlar da olur. :) Sahte bir konuşma, okuyucuyu hemen romandan koparır. Sahte bir tepki bile dikkati dağıtır. Ben ağlatmak için uğraşmıyorum. Güldürmek için de uğraşmıyorum. İçimden geldiği gibi yazıyorum. İnsanların okurken orada olanlara inanmalarını istiyorum. Bunu başardığımı söylemen çok hoştu. Teşekkürler. :)

Eylül Gökçe: Kitap karakterlerinin isimlerine nasıl karar verdiğini sorar mısınız?

F.M.A.: En zor soru. Bunu da çok yerde açıkladım. İsimler kişilikleri yansıtır derler. Osman sert birisiydi. İsmi de öyle olmalıydı. Diğer yazar arkadaşlarımdan özür dilerim ama Can, Cem, Mete, gibi isimleri kullanamazdım. Ses vurgusu güçlü olmalıydı. Gülay da öyle... Başlangıçta köylü ismi gibi olmalıydı ama o bir anda şehirli prensese düşünmeliydi. İsim işi zor. :) Tüm isimlerde ciddi araştırmalar yaptım. Hatta soy isimlerini bile sorduğum, danıştığım kişiler oldu. Benim ciddi bir ekibim var. Bu ekip yaklaşık beş bin kişi...

Arzu Koran: Kitap yazma aralığınız nedir? Bir kitabı ortalama ne kadar sürede bitiriyorsunuz?

F.M.A.: Eskiden daha sık yazardım. Yolda dört roman yazdığımı biliyorum. Ama şu anda istesem dört yazar mıyım? Belki... Yeni okulumda cidden yoğunum. Eve gelince de fazla bir vaktim kalmıyor. Ama yılda iki kitap garanti. Yayınevi ile anlaşmamız bu. İki veya üç... Çoğu yabancı yazar yılda bir kitap yazamaz belki... Hem benimkiler cidden uzun. Kısaltmayı düşünüyorum. Ortalama 400-500 sayfa... 250 sayfa yazıp da roman yazdım diyen var. Ben bir olayı vıcık vıcık edip uzatmayı sevmiyorum ama gelişmeleri yavaşça vermekten de haz alıyorum. Cırt diye âşık olup sebepsiz yere ayrılmaları ve barışmaları 150 sayfaya sığdırabileni de alkışlıyorum. :)

Hasibe Emirza: Ne tür kitapları okursunuz? Okurken bunlardan ilham aldığınız oldu mu?

F.M.A.: Hiç kitap okumuyorum. Gençliğimde okuduğum yüzlerce kitap yeter. Aşk romanı manasında okumuyorum diyorum. Ama araştırma, makale, bilimsel veya uzayla ilgili kurgu şeyleri okurum. Son okuduğum kitap ise, Kur’an’dı. :) Neden okumuyorum peki? Dilim değişmesin diye... Bu taklit demesinler diye... Kahramanlarınız şuna benziyor demesinler diye. En azından yemin etsem başım ağrımaz. Fakat biriktirdiğim ve okumayı istediğim, bana hediye imzalı kitaplarım bile var.

Animamania: Romanlarınızı okuyan öğrencilerinizin tepkilerini merak ediyorum ben aslında. Kitaplarınızdaki erotizmi düşünerek…

F.M.A.: Şimdiye kadar ne bir öğrencimden, ne de bir yakınımdan çirkin bir tepki gelmedi. Olumsuz bir tavır görmedim. Kitaplarımda yapılmayan bir şey mi yazıyor? Tuvalete gitti demeyi, çişim geldi demeyi bile ayıp sayanlar rahatsız olabilir. Ama yazdığım her şey iki kişi arasında yapılan şeyler. Bazılarının sandığını aksine o sayfaları yazmak için günler harcıyorum ben. Kaç kişiye önceden okutup fikrini aldığımı bilemezsiniz. İtici olmaması, gerçekçi olması ve hayal gücünü çalıştırırken o işleri yapan iki kişiye sıcak bir şekilde yaklaşmamızı sağlamak için elimden geleni yapıyorum. Beceriyorum veya beceremiyorum, elimden gelen bu. İstemeyen o kısımları atlayabilir. Ama birilerinin beni küçültmek için her sayfada seks var demeleri çok saçma. İnandırıcı değil. Bu bir tarz. İlk okuyan şaşırıyor önce. Ama sonra ne gibi bir kitap okuyacağını bildiği için diğer kitaplarda beklentisi değişiyor. Zaten şu anki öğrencilerimin çoğu erkek. Böyle bir roman okuduklarını sanmam. Benim yazar olduğumu bildiklerini bile sanmam. Ben kendi reklamımı yapabilen tiplerden değilim. Okuldaki öğretmen arkadaşlarımın da bildiğini pek sanmıyorum. Ama okuyan birkaç öğretmen arkadaşımdan hiç kötü bir tepki almadım.

İrem Gülden: Asla yazamam dediğiniz bir tür var mı?

F.M.A.: Bilemem... Çok zor konular var. Mesela House diye bir tıp dizisi vardı. Yazamam sanırım. :) O dizide garip hastalıklar vardı. Ama cinayet ve macera romanını harika yazabileceğimi düşünüyorum. Deneyeceğim yakında.


Yazar adayları adına sevgili Merve Akyüz ve Sevim’den gelen sorular:


1) Daha önce e - kitap yayınlıyordunuz. İlk kitabını bastırmaya kendiniz mi karar verdiniz? Yoksa yayınevinden mi teklif geldi? (S.)

Kendim karar verdim. Ama okurlarımın baskısı sayesinde oldu. Neden sadece bizimle paylaşıyorsunuz, bastırıp tüm Türkiye ile paylaşsanız ya dendi. Onlarca mesaj almıştım bu konuda. Sonra bir cesaret kendim bastırmak istedim. Ülkemizdeki bilinen yayınevleri yeni yazarlara karşı maalesef kapalı... Bence büyük kayıp. Bu konudaki en cesur ve en atılımcı yayınevi ise Ephesus... Onları tebrik ederim.

İlk ve ikinci kitabımı para ile bastırdım. Yılda yüz tane bile satamayabilirsiniz demişti birinci yayınevinin dürüst sahibi. :) Ama işler iyi gitti işte. Üçüncü kitabımı ise dört yayınevi istemişti. Şans Ephesus’aymış. :) İyi bir seçim yaptığımı düşünüyorum.

2) Eğer siz yayınevine başvurduysanız ise geri dönüş almanız ve kitabın basım süreci ne kadar sürdü? (S.)

Yayınevinin okuması ve kitabımın çıkışı üç ayı bulmadı. Düzeltmeler, tasarımı, kapak vs. Çok zaman alan işler. Ama ilk yayınevim epeyce hızlıydı. Sanırım ortalama süre iki-üç ay... Kitabın kalınlığına ve özelliğine göre değişebilir.

3) Çalıştığınız yayınevleri sizden kitabınızda herhangi bir değişiklik yapmanızı istedi mi ya da kitap adına vs. karıştı mı? (S.)

Ufak tefek istekler oldu tabii. Mesela Yalnız Gözlerin İçin çok uzun, kısaltalım mı dendi. Veya ikiye bölmek... Matbaada ciltlenmesi falan zor oluyormuş. Pahalı da oluyor tabii. Ben her sayfayı bir diğeri ile ilişkili yaptığım için kısaltmaya kıyamadım. Yayınevim de sesini çıkarmadı. Bir kumar oynadık açıkçası. İşler iyi gittiği için seviniyorum. Kapak konusunda ise daha çok sıkıntı oldu. Tüm yayınevleri ile ilgili hem de. Onlar hem ticari, hem kolaylık açısından düşünüyorlar. İlk Natalia’nın saçları düzdü mesela. Sinir olmuştum. Ama tercih şansınız fazla yok. Son kitap Şahane Gelin için tam bir aydır kapak kızı arıyoruz. Bulduklarınız ya beğenilmiyor ya kapak tasarımı için yetersiz kalıyor. Kapak adı için ise bir iki öneri oldu ama şimdilik benimkilerle devam ediyoruz.

4) Yazım ve yayın sürecindeki tecrübelerinden bize bahsedebilir misiniz? (S.)

Yazım keyifli... Yayın süreci stresli ve sıkıntılı. En iyisi hiçbir şeye karışmamak diyorsunuz. Mesela sayfanızda kapak tasarımını yayınlıyorsunuz, beğenen de oluyor beğenmeyen de. Bir riske girip devam etmek size kalmış. Kitabın dağıtımı ise ayrı bir sorun. En sıkıntılı kısım bu. Birkaç okurdan kitabınızın o ildeki kitapçılarda olmadığını öğrenmek can acıtıcı. Siz sanıyorsunuz ki kitap çıkar çıkmaz herkes kitapçılarda kitabınızı bulacak. Yok öyle bir şey. Yayıevinin çabası olmasa zor. Dağıtımcı firmalar var. Kitapları alıp Anadolu’ya falan dağıtıyorlar. Ne yazık ki çoğu kitapçı yeni bir yazarın kitabını almaya çekiniyorlar. Ya da satışı garanti olmayan bir yazarın kitabıyla uğraşmıyorlar. Yani yazmak yetmiyor. Dikenlerle, engebelerle dolu bir devam yolu var önünüzde... :) Yılmayın. Yapan sizden akıllı değil. ;)

5) Yazmaya yeni başlayanlara ne gibi tavsiyeler verebilirsiniz? (M.A.)

Geniş bir soru. Kısaca iyi bir kurgu yapın. Bol araştırma yapın. Aklınızdaki yazmak yetmez. Karakterinizden olaylara, sokak adlarından araba ve hatta aksiyonlarda kullanılan silah modeline kadar araştırmak lazım. Kitapta laf arasında yemek tarifi verirken bile o tarifi iyi bilmek lazım. Kitabın başını, ortasını ve sonunu iyi bilmek lazım. Sihirli kelimeler yazmaya çabalamak yerine içten kelimeler kullanmak lazım. Bırakın Anna Karanina yazmayı... Edebi yazacağız diye sıkıcı cümleler kurmayın. Bizden birisini bizden duygularla yazın. Bu duyguları bilen birisi yazdıklarınızı mutlaka okuyacaktır. :)

Ve İnci ve Çiğdem ikilisi olarak bizim sorularımız. :) 

İlle Kitap: Biliyoruz ki "Nefretten Sonra" kitabının Ephesus'tan çıkan basımında yeni eklenmiş bölümler var. Peki diğer kitaplarda da var mı? Mesela iki yazar olarak, birimiz "Seni sevmek istemedim" kitabının eski, birimiz yeni çıkan basımını okuduk. O yüzden lütfen siz bize söyleyin Ephesus'tan çıkan basımı farklı mı? Yeni eklenmiş bölümler, değiştirilmiş kısımlar var mı?

F.M.A.: Tüm kitaplar elden geçiyor. Bazılarına ek bölüm yazılıyor bazılarına yazılmıyor. Ancak tümünde duygu ve düşünceler, sözler daha kaliteli hale getiriliyor. Son kitap Şahane Gelin’de hiç ek bölüm yok mesela. Çünkü ihtiyacı olmadığını gördüm okurken. Fakat bir aydır eklemeler yapıyorum ona. Artık içinde epeyce ek cümle ve konuşma var... Daha doyurucu olduğunu düşünüyorum. Anlaşma da epeyce gelişecek gibi. Ancak Yemin ve Zor Kadın diye adlandırdığımız iki Zoraki Koca serisinde ek bölüm olamaz. Zaten çok kalın. Yayınevi vurur beni. :)

İ.K.: Kitaplarınızda baskın olarak kadın karakterlerin bakış açısı var ki bunu da gerçekten ustalıkla aktarıyorsunuz. Ancak erkek bir yazarın elinden çıkmış bir romanı okurken erkek karakterlerin bakış açısını yansıtmanın sizin açınızdan daha kolay olacağı da aklımıza gelmiyor değil. Sizin aklınızda böyle bir proje var mı? Erkek karakterin bakış açısını baskın tutmak gibi?

F.M.A: Ben kadınların bakış açısından yazmayı seviyorum. Erkeklerin gizemli kalması daha eğlenceli. Ağlayıp sızlayan bir erkek hiç eğlenceli değil. Ama ağlayan ve aşkı için üzülen bir kadın herkesin kalbine dokunuyor. Diğer yandan zaman zaman erkeklerin ağzından sözcükler veya aklındaki düşünceleri de yazıyorum. Ben romandaki herkesin ağzından bir şeyler yazarım genelde. Ama asıl kahraman, benim romanlarımda erkekler değil de kızlar olduğu için kızların ağzından onların kahramanlarını yazıyorum. Karışık oldu biraz sanırım. :)

İ.K.: Kişisel olarak, her ne kadar zaman zaman kızsam da Gülay karakterini çok sevmiştim. O karakterin bazı bayan okurları kızdırdığını ve onlar tarafından pasif bulunduğunu biliyoruz. (Kimi zaman ben de kızsam da bu yine de sevmeme engel olmadı.)Daha sonrasında sık sık mücadeleci kadın karakterleri okuduk. Peki, Gülay sizin elinizden okuyacağımız ilk ve son, yumuşak kalpli ve kızgın kalamayan kadın karakter mi olacak? Bundan sonra hep mücadeleci kadınları okumaya devam mı edeceğiz? Oysa ben öyle bir karakter daha okumayı çok isterdim.

F.M.A.: Gülay için mücadeleci değildi diyemeyiz. O da mücadeleciydi. O da direniyordu bazı şeylere. Bence pasif olduğu tek konu, boşanmaya razı oluşuydu. Fakat bu bile Osman’ı delirtmeye yetti. Bir çocuk gibi buna sinirlendi. Yani işe yaradı. Diğer yandan ruhu ile güzel, sakin bir kadındı. Sadece kocasına karşı mütevazi ve yine ona karşı ateşliydi. Selçuk’la konuşurken gayet kendisinden emin, evliliğinin bilincinde, kocasının parasını harcamamak için direnen, kimseye borçlu kalmamak için çaba harcayan özel bir kadındı. Ben seviyorum Gülay’ı... Ona ihanet olmazsa yazarım belki bir gün. J Ben özellikle kadınların mücadeleci olmaları gerektiğine inananlardanım.

İ.K.: E-kitaplarınızda sizin tercih ettiğiniz kapaklar ile Ephesus’dan yayınlanan kitap kapaklarınızın tarzı birbirine çok yakın. Bunu siz özellikle mi istediniz yoksa yayın evi okurların alışkanlıklarına hitap etmek gibi bir düşünce yakalamış olabilir mi? Çünkü üzerinde güzel bir kadın sureti olan kitap kapakları bize Fatih Murat Arsal tarzı olarak yansıyor artık :)

F.M.A: Hımm. Bu şekilde düşünmemiştim hiç. Ben eski Barbara Cartland romanlarını hatırlıyorum. Kapaklarında çok güzel çizim kızlar olurdu. O romanları ablam okurken, ben de epeyce okumuştum. Döner döner kapaklara bakardım. Okuduğum kızı o kapaklarda görünce mutlu olurdum. O yüzden yüzü gözükmeyen, vücudu belli olmayan, nesnelerle dolu kapakları pek sevmiyorum. Hayal gücüne yer kalsın diyorlar ama hayal gücünü neden zorluyorsunuz ki? O kıza en yakın kızı kapağa koyun, ilk okuyanlar zaten mutlu olur. Ama benim bir dezavantajım var. Çoğu kitabım e-kitaptan romana dönüyor. Çok kişi okumuş ve akıllarında bir tip belirlemişler zaten. O yüzden kapak kızlarını onların beğeneceğini pek sanmıyorum. İlk okuyanlar ise kesinlikle hoşlanacaklar. Buna çaba harcıyoruz. Resimler için haftalarca uğraşıyorum. Güzel kız olması en uygunu. Erkek resimleri ise kesinlikle sıkıntılı. Okurlar o erkekleri nedense beğenmiyorlar. Neticede benim kapaklarım sade, güzel bir kızın süslediği, karışık olmayan kapaklar olarak ortaya çıkıyor. Tarz mı oldu bilemem. Yeni seride değişiklik yapmayı çok istedik ama seçenekler sanıldığı gibi çok değil. Bu resimleri para ile alıyorsunuz. İstediğiniz gibi güzel ve parayla satılmış resimler ya kullanılmış oluyor ya da hiç bulunmuyor. Ben ve bana yardım eden arkadaşlar yine de en uygunu için uzun süre arıyoruz. Kapaklar genelde beğenildiği için memnunum. :)

9 yorum :

  1. Başınızdan geçen unutamadınız anınızı okurken gülmekten gözlerim yaşardı.Çok teşekkür ederiz Fatih hocam.İnanın soruları samimi olarak bu kadar güzel yanıtlayacağınızı tahmin etmiyordum.Size bir ömür boyu mutluluklar:))))

    YanıtlaSil
  2. Çok güzel başarılı bir söyleşi olmuş
    İlk önce yazarımıza vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyorum

    ve kızlar sizlerinde ellerine sağlık aramızda köprü vazifesi gördünüz

    Emeklerinize sağlık

    YanıtlaSil
  3. Bu röp. okurken iş yerindeydim bir yandan iş yetiştirmeye çalışıp bir yandan okuyordum ve aralardan bazı şeyleri seçmek çok daha kolay oldu benim için bazı yerlere özel cevap vermek istedim :D

    => "Zaten benim kitaplarım da bu zorlu aşkları işlemiyor mu?" demişsiniz bende, bizden sizin kitaplarınızdaki aşkın zor olmasını seviyoruz, demek istedim :)

    => "Onları havyar veya suşi yerken değil de, tost yerken, bira içerken, mısır ısırırken görebilirsiniz." demişsiniz, bunları yazıyor olmanız bence sizin mütevaziliğiniz ve kitaplarınıza kendinizden ne kadar çok şey kattığının bir kanıtı bence. :)) Çoğu yazarda bu tür küçücük detayları görmek zor. Genelde lüks restoranlar, barlar, lüks caddeler vs okuruz :) Çok nadirdir sıradan bir insanın yaptığı sıradan şeyleri yapan karakterler :) FMArsal ayrıcalığı diyelim buna ;)

    => Yaş farkına dair soruya hep maruz kalıyorsunuz şahsen ben önemsemiyorum yaş farkını çünkü sizinde dediğiniz gibi erkekler çok daha geç olgunlaşıyorlar bizlerden dolayısıyla onların "olgun" "büyük" olmadı çok normal :)

    => "12. Kitap, İki Renk Aşk : Aysun 24, Vural 34" yazmışsınız... hmmm... yeni bir kitap kokusu... ımmm beklemedeyiz elinizi çabuk tutun lütfen biz okurlar beklemeyi sevmeyiz ;)

    => Gülay kim için ayrıcalıklı bir karakter değil ki zaten. İlk okuduğum tanıştığım FMArsal kızı olmasına rağmen ve Ebru&Selim çifti favorim olmasına rağmen Gülay bambaşka :))

    => Şu unutamadığınız anı var ya... İş yerimde okurken kıkırdamamak için kendimi zor tuttum. Ama ne yalan söyleyeyim sizi de taktir ettim sanırım içten içe tedirginliğinizi dışarıya vurup bizlerle paylaşmanız harika :D Bu bizim blogumuzda bize anlattığınız 2. anınız ve inanın bana bu samimiyetinizden dolayı kitaplığımdaki yeriniz zaten ayrıydı ama bir yazar olarak gözümde daha da yükseldiniz :))

    => İtiraf ediyorum Doğan’ı kır saçlı, kalp sorunları olan, tuvalete gitmekte zorlanan bir erkek olarak düşünmekyi kesinlikle istemem :D O benim sevimli sinir bozucu inatçı ama yufka yürekli sert zorba yakışıklım... Ama yine de çocuklarının aşklarını okumak isterdim özellikle onların kızlarının kendileri gibi bir erkekle baş etmek zorunda kalmasını okurken onları görmek çok eğlenceli olabilirdi :)

    => Orta yaş üstünde iki insanı okumak çok ilginç olacak açıkçası merakla İki Renk Aşk'ı merakla bekliyorum :)

    => Sizi cinayet, polisiye ama aşk türünde görmek isterim şöyle heyecanla bir cinayet davasını çözen sert bir adam ve aynı zamanda o adamı aşık ve romantik bir sevgili ya da eş olarak görmek sizin kaleminizden güzel olurdu :) Tabi ben senaryoyu biraz hatta baya basite indirgedim ama polisiye aşk sizden bekliyorum tam bir film tadında olur :)


    Bunları niye yazdım bilmiyorum ama röp. okurken bunları aklımdan geçirdim ve düşündüm ki düşüncelerimi yazarımızda bilmeli, nasıl o kendini samimi bir şekilde okurlarına açıyorsa biz okurları da aynısını yapabilmeliyiz :) İşte bu röp. okurken ara ara aklımdan geçenler :)

    Bu arda okurken Gülay'a pasif dediğimde oldu pısırık dediğimde sen nasıl bir kadınsız dediğimde oldu ama yinede Gülay benim için "özel" diyerek kaçıyorum :)

    YanıtlaSil
  4. Ha ha :) Teşekkürler. Ben de eğlendim cevap verirken. Dar zamanda elimden geleni bu oldu maalesef. Yoksa koca çenem düşseydi eğer, altıyüz sayfa falan olurdu. :P Kurtardınız.

    YanıtlaSil
  5. Şapşane bir röportaj olmuş okumaya doyamadım. :) Başta Fatih hocam ve blog kurucuları arkadaşlarımız olamak üzere yayında ve yapımda emeği geçen herkese teşekkürler. :) Cevaplar çok samimiydi ve Fatih hocamı bir kere daha sevdim. :) Diğer yazarlarımızın da okuyucu kitlesiyle bu şekilde irtibatta olması ve okurları okuyucu olarak değil de Fatih hocamız gibi arkadaşı olarak görmesi dileğiyle diyelim. :) Sorduğumuz sorulara (hatta daha önce sorulmuş olan sorulara bile) bıkmadan verdiği samini cevaplar ve tavsiyeleri için çok çok teşekkür ederim. :) Okuyucu kitlenizin katlanarak devam etmesini ve gerçekten herkesin sizinle tanışma fırsatına erişmesini çok çok isterim. Sizi tanımayanlar gerçek sizi anlamayıp hep bir ön yargı haliyle yaklaşanlar çok şey kaçırıyor bence. :)

    YanıtlaSil
  6. Harika bir söyleşi olmuş, sorular güzel, cevaplarsa samimiyyet kokuyor.. Eğlenerek, bir çok şey öğrenerek okudum.. FMArsal'ın okucu kitlesinin de geniş olduğunu düşünüyorum.. Zaten bu kadar samimi, özenle yazan bir yazara hayran olmamak mümkün değil.. Azerbaycanda da her geçen gün FMArsal sevenler artıyor, çok mutlu ediyor beni sevdiğim yazarın daha çok tanınması.. Bu da o güzel kahramanlar, o güzel anlatım tarzı sayesinde oluyor.. Okurken kahramanlarla sohbet etmiş gibi oluyoruz.. Çoğu kitapda bunu hiss etmek zor.. Ayrıca kitapların diziye, filme uyarlanmasını çook isterim.. Oyuncular bulmak gerçekten problem olur diye düşünüyorum.. Kapak fotoğraflarına bu kadar zaman harcanıyorsa, kim bilir uygun bir oyuncu bulmak ne kadar zaman alır.. Ben okurken bile aday bulmakta zorlandım, yalnızca best modelleri yakıştırıyorum kahramanlarımıza :) Birkan Sokullu, Burak Özçivit, Kıvanç Tatlıtuğ gibi mesela :))) kızlara da Yasemin Allen, Sinem Kobal yakışır.. Bu film işi, oyuncuların hayalimizdeki yüzlere uyması çoook zor.. Son olarak arşivimde en güzel, en şık görünen kitapların yazarı olarak FMArsalın yeni kitaplarını sabırsızlıkla bekliyorum.. E-bookların hepsi kitap olursa muhteşem olur diye düşünüyorum :)

    YanıtlaSil
  7. Ben ilk seni sevmek istemedimi bir arkadaşımda görmüştüm ilk baskısıydı. Kitabın arkasını okudum ve ben bu kitabı okumalıyım dedim. O zamanlar kitabı bulmak için bütün kitapçıları ve kütüphaneleri gezmiştim ama bulamamıştım. Sonunda internetten buldum ve 2. baskısını aldım. Hatta Mayıs ayıydı sınavlarım var diye başlamayacaktım ama kitabı elime alınca bırakamadım. :) Sonra da diğer kitaplarınızdan haberim oldu. Hepsini yaz tatilinde okudum. Ama röportajlarınızı bulamadım. Bu yüzden sabırla cevapladığınız için teşekkür ederim. Yanıtınızı en kısa zamanda arkadaşıma okutacağım. Bende yaş farkı konusunda sizin gibi düşünüyorum. Bu yüzden sizinde sebeplerinizi merak ettim. Ama genelde insanlar ben en az beş yaş fark olmalı dediğimde bile çok tepki gösteriyorlar. Pek bu gerekçeleri düşünen yok. Bence yan yana durduklarında bile yaş farkı, erkeğin ağırlığı belli olmalı. Ve ... Bir erkek sevdiğine çiçek verirken bile erkek gibi olmalı... buna kesinlikle katılıyorum çok iyi bir örnek olmuş. :) Kahramanların anne ve babalarının hala birbirlerine aşık olmaları da tabi ki çok dikkatimi çekmişti. Ve benim çok hoşuma gitmişti. Herkes sevgi dolu. Anne babalar, eşler, arkadaşlar, gelinler ve kaynanalar. Özellikle gelin kaynana ilişkisi hep kötü bilinir. Bana çok mantıksız geliyor çözemedim. Ama sizin kitaplarınızda öyle değil. Bu yüzden bile tekrar harika hikayeler yazdığınızı söyleyebilirim. Olağanüstü. :) Gülay'ı ilk bende çok pasif bulmuştum. Ama sayfaları çevirdikçe aslında hiçte öyle olmadığını fark ettim. O sessizliği ile direndi. En azından Osman'a karşı ve başardı da. Bazen susmanın en büyük zafer olduğunu da anladım sizin sayenizde, bunun için de ayrı teşekkür ederim. İsimleri bulmak gerçekten çok zor bilirim bende isim için çok uğraşmıştım anlamlarına kadar. İsimlerin önemli olduğuna katılıyorum. Bence sizin hikayelerinizdeki isimler çok güzel. Hem çok bilinen isimler değil hemde karakterlere uyuyor. Son olarak "Zoraki Koca - Yemin" ve "Zoraki Koca - Zor Kadın" isimleri çok güzel olmuş emeğinize sağlık.

    Çok uzattım kusuruma bakmayın. :)

    YanıtlaSil
  8. ben hıç kıtap okumasını sevmezdım ısyerınde bı arkadasım sızın butun kıtaplarınızı aldı bende bırkere basladım okumaya ve suanda kıtaplarınız sayesınde tam bır okur oldum çıglık kıtabınızı okuyamadım nezaman çıkar acaba bırde kıtaplarınızda hep buyuk bır yatak odası ve erkekler uzun kaslı yapılı bunu merak ettım açıkçası tebrık ederım sızı basarılarınızın devamını dılerım saygılarımla

    YanıtlaSil
  9. merhaba ben Trabzon dan Zeynep doğrusu ben genelde türk yazarların aşk romanlarını beğenmiyordum.Geçenlerde çok sevdiğim bir ablam var Gülay abla tam bir kitap kurdudur dedim ki abla ne zamandır kitap okumuyorum dediki dur ben sana bir kitap vereyim onu oku ilk sorduğum yazarı kim ve konusu ne olduğu oda türk olduğunu ve konusunun aşk olduğunu söyledi bende bizimkiler aşk romanları yazamıyorlar dedim oda bunu oku dedi sonra yorumlarını alacağını söyledi ve ben 4 günde nefretten sonra ve seni sevmek istemedim kitabınızı bitirdim.Geceleri deli gibi okuyorum şimdi de beni bırakma kitabına başladım.Sizi tebrik ediyorum gerçekten mutlu oldum türk bir yazarın kitabı olduğu için başarılarınız devamını diliyorum .

    YanıtlaSil

Kitap ya da yazı hakkındaki görüşünüzü bizimle paylaşın