12 Ekim 2013 Cumartesi

0 Deborah Simmons - Kara Şövalye DeBurgh


Ben bu haftamı tamamen Harlequin'lere ayırdım hep onları okudum ve elimdeki bütün Harlequinleri bitirdim tek biri hariç... O da serinin son kitabı olan "Son DeBurgh". Onu da kısa zamanda okuyup yorumlarım artık :))

Deborah Simmons kaleminden çıkan "The DeBurgh" serisinin altıncı kitabı olan "Kara Şövalye DeBurgh" de bitti. Kitap Reynold DeBurgh'u anlatıyor...

Serinin diğer kitaplarına göre çok durağan geldi bana. Serinin kitaplarını pek sırayla okumadım ve henüz ikinciyi okumadan üç, dört ve beşinci kitapları okumuştum şimdi ikinciyi okuyup yeterince hareket, atraksiyon okuduktan sonra bu kitap çok durağan geldi. :/ Reynold'un daha hareketli bir hikayesi olsun isterdim.
Hele ki ejderhaymış, onun peşinden döndürülen entrikalarmış, öldü sanılan eski nişanlıymış falanmış filanmış bana... ımm... nasıl desem bilemedim ama beni tatmin etmedi. Kalemini sevdiğim bir yazarı ve daha çok beklentilerim vardı bu yüzden beni pek memnun eden bir kitap olmadı ne yazık ki :(

Sevmedim diyemem, okumaktan zevk aldım ama ister istemez diğer kitapları ile bir kıyaslama yapıyorsun okurken ve onların yanında biraz sönük kaldı. 

Her neyse kitabı puanlamak gerekirse ben 5 üzerinden 3 veririm kitaba, seriyi ise herkese öneririm. Keyifle okunacak hatta sevilecek bir tarihi aşk romanı serisi... 

The DeBurgh Serisinin Kitapları:
Kitabın konusunu sizlerle paylaşıyorum:
'Ailenin Çirkin Ördeği', Reynold DeBurgh'un kendine taktığı isimdi. Doğumu sırasında oluşan bacağındaki aksaklık yüzünden içine kapanmış, kendini ailesinden ve toplumdan soyutlamış, âdeta dünyaya küsmüştü. Bu yüzden de tek başına yola çıkmış ve bahane olarak da hac ibadeti yapacağını söylemişti.  Ancak, zaten eziyet gibi gelen hac yolculuğu çok kararlı bir genç kız tarafından yarım bıraktırılmıştı. Bayan Sabina Sexton, Reynold DeBurgh'u şövalyelik yemininin gereğini yapmaya, kendisini ve yanındakileri korumak için onlara hizmet etmeye davet ediyordu. 
Sabina Sexton, isteksiz koruyucusunun, onun amacından şüphe ettiğini biliyordu. Ama tehlike gerçekti ve boyutları büyüktü. Aylardır kendi imkânlarıyla direnmeye çalışan temkinli Sabina, hayatını ve kalbini bu tehlikeli derecede yakışıklı, kara şövalyenin ellerine teslim etmek zorundaydı.

8 Ekim 2013 Salı

0 Sophia James - Fırtınada Bir Gece (Wellinghams #2)


Haftasonumu Harlequin okuyarak geçirdim :) sanırım Harlequinlerimi haftasonuna bırakarak günde bir kitap bitirme tadına doyuyorum :)

Okuyup bitirdiğim yeni kitabın Sophia James'in Harlequin'den çıkan ikinci kitabı "Fırtınada Bir Gece" kitabıydı. Kitap aynı zamanda "Willinghams Serisi"nin ikinci kitabıydı. 

Sophia James, akıcı bir üslupla kullanan ve lordları leydileri sever okurları tatmin edecek bir dil kullanan, okuruna istediğini veren, ayrılık küskünlük olmadan kurgusunu kaleme alan ve okurun tadı damağında kaldığı kitaplar yazan bir yazan. Şahsen ben öyle hissediyorum. Biraz daha uzun olabilirdi ve bende keyifle okurdum :)

Öncelikle karakterlerden bahsetmek istiyorum size. Bu sefer ki yorumumda da kitap içeriğine girmeyeceğim :) 

Kitabımızın baş erkek karakteri Taris, diğer tarihi aşk romanlarında okuduğumuz gibi kusursuz bir erkek profili değil. Kusurlu ama yakışıklı, kusurundan utanan ama aynı zamanda korumacı ve sevdiklerine sahip çıkan bir adam. Taris, her geçen günle karanlık günlere adım atan kör olma yolunda ilerleyen bir adam. Serinin ilk kitabında okuduğumuz Dük Asher'ın küçük erkek kardeşi... 
Kadın karakterimiz Beatrice ise 16 yaşında ailesini kaybedip ve babasının ayarladığı bir evliliğe mahkum olan, acılarla dolu on iki yıllık evlilik yaşayan ve kocasının ölümünden sonra özgürlüğünü elinde tutmak isteyen bir kadın. Güzel olduğuna inanmayan, tutkularını içinde hapsetmiş, korkusuz, insanların hakkında ne düşündüğünü umursamayan bir kadın. 

Açıkçası genelde bu tür kitaplarda erkekler sosyetenin kendisi hakkında ne düşündüğünü önemsemez, kadınlar da onurlarını korumak adı arkasına saklanarak sosyetenin düşüncelerine önem verirler ama bu kitapta karakterlerin yer değiştirdiğini okumak çok güzeldi. Taris sosyeteden göremediğini saklamaya çalışıyor buna karşılık ise Beatrice onların ne düşündüğünü önemesemiyor... Bunu okumak cidden güzeldi :)

Kitapta hoşuma giden taraflar olduğu gibi hoşuma gitmeyen taraflarda vardı. Mesela aşkı yazar ne yazık ki pek hissettiremedi. Keşke bu konu üzerinden biraz daha yazsaydı yazar. Kitap daha çok Beatrice ve Taris'in diyaloglarına, iletişimine, tutkularına değindiği kadar aşklarına değinseydi çok memnun olurdum. Ama olsun yine de beğendim kitabı :) Okumak isteyen, güzel vakit geçirmek isteyenler için harika bir kitap olacağı şüphesiz. :)

Ayrıca Harlequin'in tarihi aşk romanları kitaplarının kapaklarına hayranım... Keşke diğer yayınevlerinden de bu tür kapaklar görebilsek :)

Neyse çok uzatmadan demek istediği bu kitaba ben puan verecek olsam 5 üzerinden 3,5 verirdim :) ama tavsiye ederim okuyun iyi vakit geçirtecek bir kitap bence :)

Willinghams Serisi'nin kitapları:
Kitabın tanıtım yazısını sizlerle paylaşıyorum:

Lord Taris Wellingham, rüzgârın sertleştiğini ve havanın iyice soğuduğunu hissedebiliyordu. Başını hafifçe yana eğip, tekerlerden gelen sesi dinlemeye başladı. Ters giden bir şeyler vardı. Elini cama koyduğunda, tekerlerden gelen titreşimin, arabayı sarstığını hissetti. Arabadakileri uyarmak için ayağa kalktı, ancak geç kalmıştı. Araba, arabacının gecenin sessizliğini yırtan haykırışıyla, yana doğru eğildi ve hemen ardından da, büyük bir gürültüyle Taris'in olduğu tarafa doğru devrildi. 
Her şey o kadar ani olmuştu ki, Beatrice Maude Bassingstoke ne olduğunu anlayamamıştı. Başında bir acı hissediyordu ve dudağının kenarından kan akıyordu. Tanrım! Korkunç bir kaza geçirmişlerdi. Alacakaranlıkta, koyu saçlı, uzun boylu adamın, cansız bir bedeni arabanın devrilen tarafına doğru taşıdığını gördü. Adamın saçları rüzgârda dalgalanıyordu ve üzerindeki siyah takım elbiseyle, Kara Şövalyeyi andırıyordu. Arabadakilerin hayatı, arabanın kopan kapısını bulmak için dışarı çıkan şu adama bağlıydı ve onun dışarıda kaldığı her dakika, içerideki paniğin daha da artmasına neden oluyordu. Bea, onun yardıma ihtiyacı olabileceğini düşünerek, eşarbını başına sıkıca sarıp, dışarı çıktı. Ve işte adam oradaydı, bir kaç metre kadar ötede...


7 Ekim 2013 Pazartesi

0 Christine Merrill - Konağın Yeni Düşesi


Veee bir Harlequin kitabı daha bitti. Harlequin'in kısa küçücük sımsıcak okuru tatmin eden kitaplarını seviyorum özellikle tarihi aşk romanı serilerine bayılıyorum tabi son zamanlarda Mystery adında çıkardığı özel sayılara da bayılıyorum ya neyse :)

Christine Merrill, oldukça akıcı, ayrılık olmadan, güven, dostluk ve ardından aşk ve sevgi üzerine kurulan bir aşk hikayesi yazmış... Her şekilde herkesin ikinci bir şansı hak ettiğini bu kitapta okuyoruz. 

Miranda onca yaşadığı acılar ve mutsuzlukların ardından ikinci şansını Markus ile yaşıyor... Markus ilk karısı ile yaşadıklarından sonra ikinci şansı Miranda oluyor... Sir Anthony ve Leydi Cici de aynı şekilde ve her şeyden çok ikinci bir şansı da yakalayan St. John... Aslında Markus da St. John da Miranda sayesinde 2. şansı yakalayıp mutluluğu ulaşmaya çabaladılar. Tabi bu durum John konusunda bir tartışılır ama neyse :)

Konudan saptım yalnız :) her neyse yazarın kalemini sevdim ve diğer kitaplarını da çıkarırlarsa severek alıp okuyacağım ki bu kitabı konusunu bilmeden tamamen kapağına vurularak aldım ve iyi ki almışım dedim :)

Kitap "The Radwells" Serisinin ilk kitabıydı ve yanılmıyorsam 4 kitaptan oluşuyor seri. 2. kitap erkek kardeş St. John'u konu alıyor ve açıkçası onun hikayesini merak etmiyor değilim hani :)

Kitabın kısaca konusuna değinmek istiyorum: Bir Dük olan Markus annesinin evlenmesi konusunda ısrarlarından artık bıkmış bir adam ve annesi tam ölüm yatağındayken Markus'tan bu sefer istediği kızla en azından tanışması için söz alıyor. Miranda da yaşadığı onca zorluk, acı ve yoksulluk içinden Dük ile evleneceğini sanarak Dük Markus'un evine geliyor. Tam o noktada olaylar patlak veriyor. İki adamla, Markus ve John ile aynı evde olmasının Miranda'nın onuruna leke sürer diye düşünerek hemen Markus Miranda ile evleniyor ve asıl olaylar bu noktada başlıyor. Markus ve Miranda'nın birbirlerini tanıma çabaları, dürüst olma istekleri ve buna karşılık olarak John'un ağabeyine karşı olan nefreti ve bu nefret yüzünden yaptıkları ile kitap alıyor başını gidiyor. 

Kitapta en çok hoşuma giden yer ayrılık olmamasıydı. Evet, Miranda ve Markus sürtüşmeleri tartışmaları vardı hatta Markus Miranda'nın kendini aldattığını bile düşünmüştü ama yazar kalemini konuşturmuş ve sanırım birazda benim gibi ayrılığı sevmeyen okurlarını düşünmüş çifti ayırmak yerine kısa sürede birbirlerine açıklamalarını dinlettirmiş ve olayı tatlıya bağlatmıştı bunu çok sevdim ve bu da yazarı biraz daha sevmeme neden oldu :)

Kitaba dair küçücük bir eleştirim var. Aslında kitaba dair değil de çeviriye dair... Çeviri genel anlamda kusursuzdu hiçbir hata yoktu ama Miranda'nın St John ile yaptığı konuşmalarda St John yazılması gereken yerlerde Markus yazılmıştı. Mesela kitabı elinde olanlar bakabilirler. 210 sayfada St John ile Miranda arasında yatak odasında geçen konuşmada John değil Markus denilmiş... Ha okurken evet anlıyoruz kim olduğunu ama işte hata... bir an Markus nereden çıktı diyorsun başta ki bu bir iki yerde daha vardı... 

Bir diğer rahatsız eden şey de kırk yıllık Marcus oldu Markus... bu biraz bana garip geldi. Kitabın orijinalinde Marcus olarak yazılmıştı keşke değiştirilmeseydi. 

Bu hataları görmezden gelirsek kitap, konu, kapak her şey çok güzeldi ve tarihi aşk romanı severlere de tavsiye ederim okuyun :)

The Radwells Serisinin kitapları:

Kitabın arka kapak yazısını aşağıda sizlerle paylaşıyorum (yalnız yazı kitabın içeriğinden bir bölüm): 
Miranda'nın içinde, karşı koyamadığı bir ateş yükselmeye başlamıştı. İlk kez bir erkekle bu kadar yakınlaşıyordu ve bedeni buna karşı koymayı bir türlü beceremiyordu. John, dilini, onun dudaklarının arasına sokmaya çalıştı. Miranda artık bundan geriye dönüş olmadığını biliyordu ve dudaklarını araladı. Ancak John'un tavrı vahşileşmeye başlamıştı. Elleri Miranda'nın en mahrem yerlerine uzanmaya çalışıyor, onu istemediği şeyler yapmaya zorluyordu. Miranda'nın bir anda aklı başına geldi. Onu iterek kendinden uzaklaştırmaya çalıştı. Ancak John'un onu bırakmaya niyeti yoktu. Onu daha da sıkı tutmaya başlamıştı. Miranda, tüm gücüyle onu itti. Genç adam dengesini kaybederek yere düştü. John, başını kaldırıp, Miranda'ya baktı. Gözlerinde şeytani bir parıltı vardı.Miranda koşarak odasına girdi ve kapıyı ardından kapatıp anahtarı kilidin yuvasında çevirdi. Koridorda ayak sesleri duyuluyordu. 



6 Ekim 2013 Pazar

0 "Düğün Hediyesi" Kitabının Çekilişi Sonuçları

Merhabalar,

İlle Kitap Blogu olarak 5. çekilişimizi de bitirmiş bulunuyoruz. Sonuçları açıklamadan önce sizlere katılımınızdan dolayı teşekkür ediyoruz. Bu işlerde henüz acemi olmamıza rağmen bizi takip edip, katılım yaptığınız için teşekkürler. 

Hep yaptığımız çekiliş sitesine giriş yapamadım dolayısıyla wmaraci.com sitesinden çekilişi yaptım. Print-screen yaptığımız görüntü yabancı gelirse diye açıklama yapmak istedim. 

Neyse çok konuşmayayım ve kazanan arkadaşlarımızı açıklayayım:


Kazanan arkadaşlarımız, Mehmet Burak ve Buket Baran olmuştur. Kendilerini tebrik ediyor ve illekitap@hotmail.com adresinden gönderdiğimiz e-mail'e 2 gün içerisinde geri dönüş yaparak bize iletişim bilgilerini bildirmelerini rica ediyoruz. 2 gün içerisinde dönüş olmazsa şansları yedek talihlilere geçecektir.

Çok beğenerek okuduğum bir kitaptı şimdiden keyifli okumalar dilerim. 

NOT: Arkadaşlar bu yarışmada da denk geldiğimiz için tekrardan söyleme gereği duyuyorum; lütfen paylaşımlarınızı yaparken herkese açık olmasına dikkat edin. 

KATKILARINDAN DOLAYI ARKADYA YAYINLARINA TEŞEKKÜR EDERİZ!




0 Fatma Erdek - Melekler Zamanı


Yeni bir Türk yazarı daha keşfetmiş olmanın gurur ile size yeni yorumumu yapıyorum :) 
Hep söylerim ve yine söylüyorum genelde Türk yazarları tercih etmeyen, okumayan ve benim beklentilerimi karşılamadıklarını düşündüğüm için elimi hep geri çeken bir okurum ve olurda okursam hep beklentilerimi çok çok düşük tutarım ki hayal kırıklığına uğramayayım ama artık uslandım! Çünkü öyle yazarlar karşıma çıkıyor ve hiç adını duymadığım isimlerin kitaplarını okuyorum ve sonucunda o kadar memnun, tatmin olmuş bir şekilde bitiriyorum ki kitabı içimden tekrar tekrar okumak geliyor. 
Sanırım artık Türk yazarların, yazarlarımızın kalemlerine güvenmeliyim... 

FMArsal, Osman Aysu, Vefa Enver derken birkaç isim daha okudum ilk defa kitap çıkaran ve kalemleriyle harikalar yaratan şimdi bunlara bir de Fatma Erdek eklendi. Facebook'da o kadar duydum ki yazarın ve kitabın methini ister istemez merak ettim ve aramama rağmen bulamadım ve Ephesus isteyip de bulamayanlara bir şans daha vererek kitabın yeni basımını yaptı. Onların sayesinde okuduğum kitabı o kadar beğendim ki hiç bitsin istemedim ama ne yazık ki her güzel şeyin sonu var. :(

Bunları neden açıklama gereği duydum bilmiyorum ama gerçek düşüncelerimdi paylaşmadan edemedim. Ki düşünün benim gibi ön yargılı bile bu derece beğendiyse gerisini siz tahin edin :)

Neyse çok uzatmayayım ve hep yaptığım gibi yazarın kalemine değinerek yorumuma başlayayım :)

Fatma Erdek, kalemi cidden çok güçlü, kurgu yeteneği doruklarda ve duyguları okuyucuya hissettirme konusunda bir çok yabancı yazardan bile daha iyi bir yazar...

Kitap, bazen hissettirdiği duygularla bana çok ağır geldi. Acı o kadar yüklü ve çok ki kalbini sıkıştırıyor, gözleirni dolduruyor ve yaşların akmasına engel olmayacağın boyuta taşıyor ve işte bu noktada kitap çok ağır geldi bana... Dramatik ve acı yüklü şeylerden genelde uzak dururum çünkü her ne kadar kurgu olsa da etkisinde kalma gibi bir kötü huyum var. Filmlerde bunu çok yaşarım ve beni bu derecede etkileyen kitaplar da olmuştu şimdiye kadar ama bir Türk yazardan böyle bir performans... itiraf ediyorum beklemiyordum. Cidden etkileyici bir hikayeydi... 



Kısaca kitabın konusuna değinmek istiyorum. Kitap içeriğin girmeden konusunu özet geçeceğim daha sonradan kitap içeriğine gireceğim zaman sizi uyaracağım bu konuda söz veriyorum. 

Konuyu anlatma kitaptan bir cümleyle başlayıp yine bir cümleyle bitireceğim :)

"En aydınlık sabah, en karanlık geceden doğandır."
Barlas, acıları ve geçmişi içerisine gömülmüş, hissetmeyi unutmuş, ölümü her an her dakika bekleyerek ve bir an önce gelmesini dileyerek geçiren yalnızlığın içinde yaşayan bir adam. Nesil, cıvıl cıvıl, neşe, sevinç, mutluluk umut dolu, hayatı yaşayan, yaşamayı seven, sevgi dolu bir kalp taşıyan bir genç kız. Barlas'ın sahip olduğu otele gelen Nesil genç adamı gördüğü anda ona aşık olur ve onun her gün dikkatini çekmek için çabalarken bir gün kader yollarını Nesil ölümle burun buruna geldiğinde karşılaşır ve Barlas'da her ne kadar itiraf edemese de Nesil'den etkilenir ve hayat onların hiç ummadığı özellikle Barlas'ın hiç ummadığı bir yörüngeye girerek ikisinin kaderini bir çizer. 
Yusur henüz küçücük bir çocuk ve Yesra henüz genç bir kız bile olamamış bir kız.. Hayat onların kaderlerini babasının ellerine bırakmış ve babası da öyle bir yol çizmiş ki ikisi içinde acı, hasret, özlem, yalnızlık, korku dolu...
"En zor olan, kendi fısıltılarını susturmaya çalışmaktır..."

Yusuf ve Yesra'nın hikayesi hala tüylerimi diken diken ediyor ve gözlerimi dolduruyor... Şu yorumu yazarken bile gözlerim doluyor, ellerim titriyor onları her anımsamamda... 

Kitaplarda genelde farklı zamanlardan farklı kişilerden bahsediliyorsa hep bu kişilerin bir şekilde yolları kesişir ve ben hep Yusuf ve Yesra'nın Barlas ve Nesil ile nasıl bir ilişkileri olacağını merak ettim ama açıkçası çıkan gerekleri beklemiyordum! Beni şaşırttı bazı olayları anlamamı, acıların karanlığın ve umutsuzluğun ardındakileri anlamama neden oldu. 

Olayların gidişatı hiç de tahmin edemeyeceğim şekilde gerçekleşti ve bu içimdeki merakla okuma isteğimi de arttırdı. 

Nesil aşkı... öyle güzel, öyle umut dolu, öyle cesur ve öyle saftı ki okumak ve o aşk dolu satırları anımsamak insanı kitapta huzur veren tek noktaydı... Hayır tek nokta o değildi. Asıl insana sevginin ne kadar güzel ve özlemin, hasretin ne kadar zor olduğunu en iyi anlatan satırlar Yusuf ve Yesra'nın adının her geçtiği satırda saklıydı... 
Onlar istemedikleri bir yola sürüklendiler ve hayat onlara o kadar acımasız davrandı ki insanın tüylerini ürpertiyor ve bir o kadar da kalbine dokunuyor... 

Ben bu kitapta kitap içeriğine girebilen bir yorum yapabileceğimi hatta küçük detaylar verebileceğimi sanmıştım ama yanılmışım... Kitabın içinden bir şeyi anlatmak şuanda o kadar zor geliyor ki... Henüz etkisinden çıkmadan bunu başarmak çok zor bu yüzden kitaba dair yorumumu burada keseceğim... 


Yorumumu bitirmeden kitapta çok hoşuma giden satırları not almıştım onları sizinle paylaşmak istiyorum.

"Dün gece, aç bir iştahla, kazanacağından zerre kadar şüphe etmeyen bir kumarbaz gibiydi. Bugünse Barlas'la birlikte, onun üzerinde oynadığı her şeyi yitirmişti. Dün gece, şımarık bir çocuk gibiydi. Öylesine rahat, öylesine aldırmaz ve öylesine kendinden emindi ki. İstediği erkeği elde edebileceğine dair güveni tamdı. Barlas onun seçtiği adamdı.  
Oysa bu gece... Aynı güven, aynı haylaz çocuk, anı cesur kız neredeydi? 
Her şeyin bir zamanı var diyorlardı ya. İşte 'o zaman' bitirme zamanıydı. Yürek başka söylerken gurur başka söylüyordu. Ruh özgürlük verirken, akıl esir ediyordu kendine. Kim örüyorsa ağları, ilmikler yalan yanlış geçiyordu dizgiye. Kim yazıyorsa yazgıyı, harfler yalan yanlış düşüyordu satırlara."
******************
"Ben, o an sadece, Yesra'yı düşünüyor, Yesra için korkuyordum. Çünkü içime doldurmaya çalıştıkları bütün o ilahi sevgilerden en büyüğünü Yesra'ya hissediyordum. Tıpkı bir mecnun gibiydim. Başka türlü bir aşktı benimki... Onu kaybettiğimi düşündükçe yaşama gücümü yitiriyordum. Gözlerimden süzülen yaşlar, yüzümü boydan boya yakarak geçiyor, ruhumu besleyen son duygu kırıntılarının sıcaklığı da ruhumu tebiye ettikleri o hücrenin içine dökülüyordu. En son ne zaman ağladığımı hatırlamak istesem, Yusuf'un ruhunu yitirdiği o karanlık odaya gidiyordum... 
Ateşten birer damlaydı ve son yaşlarımdı onlar..."
******************
"Keşke aşk öğretilebilecek bir şey olsaydı. Aşk; herkesin yüreğindeki boşluğa göre şekillenen, herkesi farklı bir yerden vuran, herkes başka bir iman ve başka bir ibadetle dolduran, öylesine sınırsız ve öylesine belirsiz bir kavramdı ki. Aşk bir evrendi. Sınırsızlığın içinde, milyarlarca tür barındıran, kimi ateşten kimi ışıktan, kimi dumandan kimi yeşilden kimi beyazdan kimi sudan kimi topraktan... Milyonlarca farklı yıldız, canlı, cansız ve bilinmezden oluşan evren kadar zengin... Milyonlarca şarkıya şiire ilham olacak kadar bereketli... Kimine mut getirecek kadar parlak. Kimini umutsuzluğa mahkum edecek kadar karanlık. İşte bu kadar değişken bu kadar tanımsız bir şeydi aşk..."

Aşkın milyonlarca tanımını okuduktan sonra yukarıda alıntıladığım gibi bir tanım okumamıştım. Şimdi şöyle bir bakıp anlatılan hikayeleri, okunan kitapları, izlediğin yaşananları düşününce ne kadar da doğru...

******************
"Senin asaletin, cesaretinde Nesil... Sen, ona kimsenin gelmediği gibi geldin. Kimsenin vermediğini verdin. Sen o serseriyi, adam gibi sevdin. Ona da sevmeyi öğrettin sen Nesil."
Vural kaptanın bu sözlerini okuduğumda ve Barlas'ın umutsuz, karanlık ve acı dolu kalbini düşündüğümde ne kadar haklı olduğunu söylememek imkansız...

Yorumlarımı uzatmaya bayılırım ve eğer sevdiğim bir kitapsa söz konusu olan sınır tanımam ama sizleri daha fazla sıkmadan yorumumu bitireceğim. 

Kitaba bayıldım! Cidden okuyanların neden bu kadar sevdiğini okuyunca anladım ve onlara hak verdim. Şiddetle tavsiye ederim okuyun! Seveceğinizden eminim... Ama unutmayın kitap yoğun bir acı ve buna rağmen umut dolu bir kitap.

Küçük bir uyarı da bulunayım bir de: Kitabı okurken yanınızda mendil, selpak bir şey mutlaka bulundurun ağlama garantisi veren bir kitap.

Kitabın arka kapak yazısını aşağıda sizlerle paylaşıyorum:
Yusuf ve Yesra... İki kardeş... Tek can... Ve onları ayıran babaları... Küçük Yusuf'un tarikatın emirlerine gönderirken, gencecik Yesra'yı yaşlı tarikat liderine eş olarak verir.. 
Sonra... 
Sonrası mücadeleci Yusuf'un tarikattan kaçışı ve Barlas oluşu... Hayatı keşfi. Mucizelerin ona getirdiği hayatının melekleri Nesil ve Ekin. İç içe geçmiş, soluk soluğa okunan bir adamın iki hayat mücadelesi. Yesra ve Yusuf'un yürek burkan, sarsan hikayesiyle irkilecek, Nesil ve Barlas'ı aşklarıyla yaşamın ne denli bir mucize olduğuna tanıklık edeceksiniz...


4 Ekim 2013 Cuma

0 Michelle Willingham - Özgürlüğe Hasret


Bu hafta sonu aldım hızımı gittim ve sizlere bol bol yorum yapacağım demek oluyor :) İki gün evde oturup okudum sadece ve ne kadar özlemişim meğersem okumayı :)

Okuduğum ve bitirdiğim kitaplardan biri de Michelle Willigham kaleminden Özgürlüğe Hasret kitabıydı. İlk kez MacEgan Serisi ile kalemiyle tanıştığım yazar Michelle Willingham'ın kalemini svemiştim ve bir de İskoç erkeklerini yazında benim için mükemmel bir ikili oldular dolayısıyla baktım ki Harlequin yeni kitabını çıkarmış yazarın hemen koştum ve aldım ve bir çırpıda bir günde okudum! 

Özgürlüğe Hasret, MacKinloch Klanı Serisinin ilk kitabıydı ve serinin şimdilik 3 kitabı yayınlandı ve yanılmıyorsam seri bir üçleme. Gerçi çok uzun bir seri olsa da fark etmezdi benim için sonucunda MacEgan Serisi de 6 kitaptan oluşuyordu ve keyifle okudum :)

Çok uzatmadan kitap yorumuma geçeyim ama azıcık birazcık kitap içeriğine giriyor olabilirim :)

Şu kitapta acıdığım, içimi burkan sadece birkaç karakter var ve ne yazık ki baş karakterimiz Bram onlardan biri değil! Her ne kadar damarlarındaki İskoç kanı savaşmanı söylese de henüz tecrübesizliğini kabul edip düğün gecesinde savaşa gitmemeli karısının dizinin dibinde oturmalıydı! Nairna'ya çok üzüldüm... Bir kadın olarak düşünüyorum da şahsen ne olursa olsun kocamın düğün gecemde beni geride bırakıp savaşa gitmesi hiç hoş olmazdı doğrusu üstelik henüz tecrübesiz ve ölebilme olasılığı varken! Ama işte İskoç erkeklerini durdurmak ne mümkün... :))

Bu kitapta aslında anlatmak istediğim çok yer var ama her detay birbiri ile öyle bağlı ki birini anlatsam diğerini anlatmadan olmaz o yüzden hiç Bram ve Nairna ile ilgili kısımlara girmeyeyim ben ama şunu söylemeden geçemeyeceğim; yedi yıllık esaretin, çekilen acıların, işkencelerin ardından Bram'ın içindeki vahşiliği sadece Nairna'nın sakinleştirmesi ve Bram'ın bütün bu acılara sadece Nairna'nın hayaliyle katlanması çok güzeldi. 

Özellikle değinmek istediğim şey Callum... Serinin 3. kitabı onu konu alıyor ve ben daha şimdiden onu merak etmeye başladım. Çünkü 13 yaşında esir düşüp tamamen vahşileşeen n biri... nasıl Callum ile baş edilecek ve onu nasıl tekrar geri kazanacaklar çok merak ediyorum ve tabi bir de şu... ımm... şey... sanırım bu kısımdan bahsetmesem iyi olur 3. kitabın heyecanını öldürmeyeyim :)

Kitabı genel anlamda çok beğendim ve ilk başlarda dediğim gibi sevdiğim yazar ve İskoçlar beraber olunca tadından geçilmeyecek bir yemek gibi önüme sunulmuş oldu :) Harlequin'e teşekkürler bizlere gerçekten güzel seriler, kitaplar sunuyorlar. 

MacKinloch Klanı Serisi'nin kitapları:
Kitabın konusunu aşağıda sizlerle paylaşıyorum:

Bram MacKinloch, esaret altında yedi uzun yıl geçirmiş, türlü işkencelere maruz kalmıştır. Onu tutsaklığı boyunca hayatta tutan, ona güç veren iki şey vardır: Duyduğu intikam ateşi ve genç bir delikanlıyken, düğün gecelerinde ardında bıraktığı güzel karısının yüzü... 
Nairna onu gördüğünde gözlerine inanamaz. Bram'ın yaraları çektiği acıların en büyük işaretidir. Ancak kocasının yüzündeki acı, onun içinde çok daha büyük bir yara taşıdığının kanıtıdır. Nairna onu geri kazanmak için sevginin gücünü kullanması gerektiğini bilmektedir.


2 Ekim 2013 Çarşamba

50 5. Çekilişimiz: Düğün Hediyesi

Merhabalar,

Hızlı başladığımız çekilişlerimize devam ediyoruz. :) Yine  çok beğendiğimiz bir kitabı 2 okurumuza hediye edeceğiz. Kitap hakkındaki düşüncelerimizi merak ediyorsanız, buraya tıklayarak yorumumuza ulaşabilirsiniz. Çekilişe katılmak için yapmanız gerekenler, diğer 4 çekilişimizde olduğu gibi:

1. Tabii ki blogumuza üye olmalısınız.

2. Blogumuzun ve Arkadya Yayınları’nın Facebook sayfasını beğenmelisiniz.

Bu ilk iki şartımız zorunludur. Aşağıda sıralayacaklarımızın her biri ise size parantez içinde belirttiğimiz kadar artı çekiliş hakkı kazandıracaktır.

3. Blogumuzu ve Arkadya Yayınları’nı twitterdan takip edebilirsiniz. (+1)

4. Çekilişimizi Facebook'ta duyurabilirsiniz. Duyurunuzda bulunması gereken metin: "İlle Kitap iki okuruna Düğün Hediyesi romanını hediye ediyor. Çekilişe katılmak için tıklayın: (LİNK)" (+1) -
5. Çekilişimizi Twitter'da duyurabilirsiniz. Duyurunuzda bulunması gereken metin: "@illekitap iki okuruna Düğün Hediyesi romanını hediye ediyor. Çekilişe katılmak için tıklayın: (LİNK)" (+1)

6.  Çekilişimizi blogunuzda duyurabilirsiniz. Duyurunuzda bulunması gereken metin: "İlle Kitap iki okuruna Düğün Hediyesi romanını hediye ediyor. Çekilişe katılmak için tıklayın: (LİNK)" (+2)

Yorumlarda hem karışıklık olmaması hem de bizim kontrolleri yaparken zorlanmamız için aşağıda bir metin hazırladık. Lütfen aşağıdaki metni kopyalayıp karşısını doldurarak yorum bırakın. *lı olanlar doldurulması zorunlu olanlardır. Diğerlerinden yaptıklarınızı doldurursunuz :)

Bir de lütfen, profil linkinizi değil, paylaşım linkinizi veriniz.
Blogunuza üye olduğum isim*:
Facebook sayfalarını beğendiğim isim*:
Mail adresim*:
Sayfaları twitterda takip ettiğim isim:
Twitter paylaşımım:
Facebook paylaşımım:
Blog paylaşımım:

Son katılım tarihi 6 Ekim, saat 20:00'dır. Sonuçlar da aynı gün 22:30'da açıklanacaktır.

Yarışma sonunda 2 okurumuz kazanacak, 2 okurumuz ise yedek olarak seçilecektir. Katılımınızı bekliyor, desteğiniz için teşekkür ediyoruz :)

Ayrıca Arkadya Yayınları’na katkılarından dolayı çok teşekkür ederiz.


Not: Ne yazık ki yurt dışındaki okurlarımıza da kitap gönderemiyoruz, yani onları çekilişe dahil edemeyeceğiz.

Ayrıca yalnızca çekiliş duyurmak adına açılmış olan kampanya bloglarını ve tek postu bizim çekilişimiz olan blogları kabul etmeyeceğiz.